Türkçe Yazıldığı Gibi Okunur Mu?

Türkçe Yazıldığı Gibi mi Okunur?
Günümüzde çoğu kişi Türkçenin yazıldığı gibi okunup okunmadığını merak ediyor. Farklı sayfalar, farklı bilgiler vererek karışıklığa neden olabiliyor. Sizin için bu soruya net yanıt vermek istedik. Yazım kurallarına itiraz etmeyiz, ancak konu söylem kurallarına gelince aklımız karışır. Kimse dahi anlamında "de" ve "da" nın ayrı yazılıp yazılmamasını tartışmaz. Ancak söylem kurallarımızın birine denk geldiğimizde, yeterince bilgi sahibi olmadığımız için yadırgarız. Bu yazıda söylem kurallarının temelini, yazım ve söyleyiş arasındaki farkları özetlemeye çalışıyoruz.
Ancak biz, sorudaki hatayı düzelterek başlayalım.
Çünkü okumak başka, söylemek başka şeydir.
Gelin şimdi okumak ne demek, söylemek ne demek? Ayrıntısıyla bakalım.
Önce şu üç kavramı birbirinden ayıralım: yazım, okuyuş ve söyleyiş
Bir sözcüğün yazımı, onu hangi harflerle yazacağımızı gösterir.
Okumak, yazılı işaretleri çözerek sözcüğü ve metni anlamlandırmaktır.
Söyleyiş ise o sözcüğün konuşma sırasında hangi seslerle, hangi süreyle, hangi vurgu ve tonlamayla üretildiğidir. Başka şeylerdir.
Burada küçük ama önemli bir kavram ayrımı daha yapalım. Günlük kullanımda zaman zaman “söylem kuralları” denildiğini görebilirsiniz. Diksiyon açısından sözünü ettiğimiz konu esas olarak söyleyiş, başka bir ifadeyle sesletimdir.
“Söylem” ise dil biliminde daha geniş bir kavramdır; dilin belirli bir bağlam içinde nasıl kullanıldığıyla ilgilenir.
Dolayısıyla “Türkçe yazıldığı gibi mi okunur?” sorusunu diksiyon açısından daha doğru biçimde şöyle sormamız gerekir:
Türkçede sözcükler yazıldıkları gibi mi söylenir?
Yanıtımız: Her zaman değil.
Çünkü harf ile ses aynı şey değildir.
Harf başka, ses başka.
Alfabemizde 29 harf var. Ancak konuşurken yaptığımız şey bu 29 işareti sırayla seslendirmek değil. 29 harfle yazılan Türkçede, söylemde 46 ayrı ses vardır. Her birini yazıya taşımayız. İ ünlümüzün bile farklı sesletimleri vardır. E ünlüsü de benzer biçimde farklı sesletimlere sahiptir. Yerleştiği sözcüğe göre çıkış yeri değişim gösterir. A ünlüsünün dört ayrı söylemi olduğunu kaçımız bilir? Üstelik, bu değişimler yalnızca ünlü harflerimize ait değildir. K harfinin de farklı söylem yerleri vardır. Ancak bunlar işin derinlemesine teknik ayrıntıları olduğundan, başka bir zamana bırakalım. Sorumuza yanıt vermeye devam edelim.
Harf, sesi yazıda temsil eden işarettir.
Ses ise konuşma organlarımızla ürettiğimiz ve kulağımızla algıladığımız fiziksel yapıdır.
Bu nedenle bir sözcüğün yazılı biçimiyle konuşma sırasında ortaya çıkan ses yapısı bire bir örtüşmek zorunda değildir.
Aslında bunun izlerini yazım kurallarının içinde bile görebiliriz.
Türk Dil Kurumu, bazı fiillerde söyleyişte ortaya çıkan ünlü daralmasının yazıya geçirilmediğini açıkça belirtir.
“Başlayan, yaşayacak, atlayarak, gelmeyen, izlemeyecek” gibi sözcüklerde konuşma sırasında ortaya çıkabilen daralmaya rağmen sözcükler geniş ünlüleriyle yazılır.
Söylemleri ise şu biçimdedir:
Başlıyan
Atlıyan
Gelmiyen
Bu bile tek başına önemli bir şeyi gösteriyor:
Yazım kuralı ile söyleyiş kuralı aynı şey değildir.
Zira birine seslenirken hiçbir zaman "Aşağı in" demeyiz.
O ı ünlüsünü söylemez "Aşaa in" diye söyleyiveririz.
Benzer başka örnekte: "Ortalığı dağıtma" olabilir. Dağıtma diyen duymazsınız. "Ortalığı daatma" diye söyleyiveririz.
Özünde Türkçedeki harflerin ses karşılıkları, okuma halinde birbirine denktir. Ancak söylemde, başka kuralları uygulamak gerekir. Hatırlatmakta yarar var.
Diksiyon size okumayı değil, konuşmayı (söylemi) kuralına göre gösterir.
Peki Türkçenin söyleyiş kuralları neye dayanıyor?
Söyleyiş kuralları rastgele oluşturulmuş kurallar değildir. Büyük ölçüde Türkçenin ses yapısından doğarlar.
Seslerin birbirlerini etkilemesi, konuşma sırasında söyleme kolaylığı, ünlü uyumları, seslerin çıkış özellikleri, sözcüğün yapısı, ekler ve vurgu bu sistemi oluşturur.
Türkçede sekiz temel ünlü bulunur: a, e, ı, i, o, ö, u, ü.
Bunlar kalın–ince, düz–yuvarlak ve geniş–dar özelliklerine göre ayrılır. Örneğin “a” geniş ve kalın bir ünlüyken “ı” dar ve kalındır; “e” geniş ve inceyken “i” dar ve incedir.
Bu ayrımı bilmek birazdan göreceğimiz değişiklikleri anlamamızı kolaylaştırır.
Çünkü bir “a”nın söyleyişte “ı”ya yaklaşması ya da bir “e”nin “i”ye yaklaşması rastgele değildir.
Buna daralma denir.Ayrıca, Türkçede söylemde 4, yazımda 2 farklı a ünlüsü görürüz. Yazımdaki a ya da â harfleri, söylemde uzun ve kısa okunur. Bu ayırımı yazı göstermez.
Ünlü daralması: Yazıyoruz ama aynı biçimde söylemeyebiliyoruz.
Türkçedeki en bilinen örnek “-yor” ekidir.
“Başla” fiiline “-yor” getirdiğimizde:
başla + yor → başlıyor
“İzle” fiilinde ise:
izle + yor → izliyor
Burada “a” ve “e” geniş ünlülerinin daraldığını görürüz.
Üstelik bu örneklerde değişiklik yalnızca söyleyişte kalmamış, yazıya da geçmiştir.
Ancak her daralma yazıya geçirilmez.
TDK'nin verdiği örneklerle “yaşayacak”, “başlayan”, “gelmeyen” ve “izlemeyecek” gibi yapılarda da söyleyişte daralma eğilimi ortaya çıkabilir; buna karşın yazıda “a” ve “e” korunur.
İşte “Türkçe yazıldığı gibi söylenir.” cümlesinin yetersiz kaldığı noktalardan biri budur.
Araya “y” girdiğinde ne oluyor?
Özellikle sonu a veya e ile biten eylem köklerinde, ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde araya “y” koruyucu ünsüzünün girdiğini görürüz.
Örneğin:
ara + an → arayan → arıyanbaşla + acak → başlayacak → başlıyıcaksöyle + ecek → söyleyecek → söyliyicekgelme + en → gelmeyen → gelmiyen
Konuşma sırasında “y” sesinin çevresindeki geniş ünlüler üzerinde daraltıcı bir etkisi görülebilir.
Bu nedenle yazıda:
arayan
gördüğümüz sözcüğün sesletiminde ilk “a”nın “ı”ya yaklaşması;
söyleyecek
sözcüğünde de ilgili ünlülerin konuşmanın doğal akışı içinde yazıdaki kadar açık duyulmaması mümkündür.
Bu özellik yalnızca diksiyon kaynaklarında dile getirilen bir alışkanlık değildir. TDK de çok heceli ve “a/e” ile biten fiiller ünlüyle başlayan ek aldığında söyleyişte ı/i yönünde yaygın bir daralma eğilimi bulunduğunu belirtir.
Burada önemli olan nokta şudur:
Söyleyişteki değişimi yazıya taşımıyoruz.
“Başlıyan”, “gelmiyen”, “yaşıyıcak” yazmıyoruz.
Hatırlayalım:Yazım başka, söyleyiş başka.
Peki “-acak, -ecek” nasıl söylenir?
Diksiyon eğitimlerinde en çok tartışılan başlıklardan biri de budur.
Geleneksel diksiyon ve konuşma dili kaynaklarının bir bölümünde, sonu ünsüzle biten eylem köklerine getirilen -acak/-ecek ekinin ilk ünlüsünün konuşmada daraltıldığı kabul edilir.
Buna göre:
yapacak → yapıcak
gelecek → gelicek
olacak →olucak →
görecek → görücek
duracak → durucak
biçiminde bir sesletim tarif edilir.
Bu yaklaşımda daralmanın yönünü, sözcüğün son ünlüsünün düz veya yuvarlak oluşu da etkiler. Düz ünlülerden sonra “ı/i”, yuvarlak ünlülerden sonra “u/ü” yönünde bir değişim görülür. Bu kullanım çeşitli diksiyon ve konuşma dili kaynaklarında açık biçimde öğretilmektedir.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var.
Daha doğru ifade şudur:
-acak/-ecek ekindeki daralma Türkiye Türkçesinin konuşma pratiğinde oldukça yaygındır ve geleneksel diksiyon öğretiminin bir bölümünde standart söyleyiş özelliği olarak öğretilir; ancak ölçünlü söyleyiş konusunda kaynaklar arasında görüş farklılığı bulunmaktadır.
Bu ayrım özellikle bir eğitim kaynağı hazırlarken önemlidir.
Çünkü konuşma dilinde yaygın olan her şey otomatik olarak yazım kuralı değildir; aynı şekilde her diksiyon geleneği de ses bilimciler tarafından aynı biçimde değerlendirilmez.
Sonu ünlüyle biten fiillerde değişim daha da belirginleşebilir
Bir de “-acak/-ecek” ekinden önce “y” koruyucu ünsüzünün bulunduğu yapılara bakalım.
Örneğin:
ara + y + acak → arayacak → arıyıcak
söyle + y + ecek → söyleyecek → söyliyicek
gelme + y + ecek → gelmeyecek → gelmiyicek
gibi sesletimler gösterilir.
Burada yalnız bir ünlünün başka bir ünlüye dönüşmesinden değil, konuşma hızının etkisiyle daralma ve ses düşmesinin birlikte ortaya çıkabildiği bir yapıdan söz ediyoruz.
Yine önemli uyarımızı yapalım:
Bunlar yazım biçimleri değildir.
Bir diksiyon çalışmasında “söyliyicek” biçimini görmeniz, sözcüğün böyle yazılması gerektiği anlamına gelmez.
Doğru yazım her zaman:
söyleyecek
biçimindedir.
“Ğ” neden Türkçenin yazıldığı gibi söylenmediğini gösteren en iyi örneklerden biridir?
Gelelim Türkçenin en ilginç harflerinden birine:
ğ
Alfabede “ğ” bir harftir ancak konuşmada onu “g” gibi bağımsız ve patlamalı bir ses olarak çıkarmayız.
Hatta “yumuşak g” dediğimiz yapının etkisi bulunduğu yere ve çevresindeki ünlülere göre değişebilir.
Örneğin:
Dağ → daa
yağ → yaa
gibi sözcüklerde “ğ”, kendinden önceki ünlünün süresini etkileyebilir.
Başka yapılarda iki ünlü arasındaki geçişi düzenler.
Bu nedenle:
dağ
sözcüğünü “dag”,
soğuk
sözcüğünü “soguk”,
değil
sözcüğünü de “degil”
şeklinde söylemeyiz.
“Ğ”nin davranışı tek bir “önündeki ünlüyü uzatır” kuralına da indirgenmemelidir. Türkiye Türkçesi üzerine yapılan fonetik çalışmalar, ğ'nin etkisinin bulunduğu ses çevresine göre değişebildiğini; bazı durumlarda ünlü süresini etkilerken bazı durumlarda iki ünlü arasındaki geçiş üzerinde rol oynadığını göstermektedir.
Eğitim → eyitim
Değişim → deyişim
Seğirmek → seyirmek
TDK bünyesinde yayımlanan prozodi çalışmalarında da kelime sonundaki “ğ”nin önceki ünlünün süresini uzatabildiği, farklı ses çevrelerinde ise farklı sonuçlar doğurabildiği belirtilir.
Dolayısıyla “ğ harfini gördüm, öyleyse bir g sesi çıkaracağım” diyemeyiz.
İşte yine aynı noktaya geldik:
Harf başka, ses başka.
Yazıda gösterilmeyen uzunluklar da var
Türkçenin yazıldığı gibi söylenmediğini yalnızca “ğ” ya da eklerdeki değişikliklerle açıklayamayız.
Bazı sözcüklerde ünlü uzunluğu da yazıda açıkça gösterilmez.
Örneğin TDK şu sözcüklerde uzun ünlü bulunduğunu belirtir:
Adalet → adaalet
ifade → ifaade
numune → numuune
şair → şaair
Bu sözcüklerde bazı ünlülerin süresi diğerlerinden uzundur ancak bu uzunluk normal yazıda ayrıca gösterilmez.
Dolayısıyla yalnızca harfleri görmek, bir sözcüğün nasıl seslendirileceğini her zaman anlamaya yetmez.
Diksiyon eğitiminin gerekli olduğu yerlerden biri de tam olarak burasıdır.
Ses düşmeleri de konuşma dilinin bir parçasıdır
Konuşurken her sesi yazıda gördüğümüz kadar belirgin üretmeyebiliriz.
Ancak burada da doğal konuşma ile özensiz konuşmayı birbirinden ayırmak gerekir.
Örneğin günlük dilde:
ne oldu → noldu
gibi birleşmeler son derece yaygındır.
Buna karşılık:
birkaç → bikaç
merhaba → meraba
gibi bazı kayıpların ölçünlü söyleyişte kabul edilip edilmemesi başka bir tartışmadır.
Her ses düşmesini “diksiyon kuralı” kabul edemeyiz.
İyi konuşmak, sözcükleri mümkün olduğunca kısaltmak değildir.
Tersine, doğal konuşmanın ses hareketleri ile özensiz söyleyişi birbirinden ayırabilmek gerekir.
Ulama neden ortaya çıkar?
Türkçe konuşmanın akışını etkileyen bir başka yapı da ulamadır.
Bir sözcük ünsüzle bitiyor, ardından gelen sözcük ünlüyle başlıyorsa ve arada anlamı gerektiren bir durak yoksa iki sözcük ses açısından birbirine bağlanabilir.
Örneğin:
dün akşam
kitap almak
sonuç olarak
ümit etmek
pişman olmak
ifadelerini konuşurken her sözcüğün arasına yapay bir boşluk koymayız.
Yazıda sözcükler ayrıdır.
Konuşmada ise ses akışı devam eder.
Bu nedenle iyi bir metin okuyucusu yalnızca sözcükleri doğru telaffuz eden kişi değildir. Sözcüklerin birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu da bilir.
Vurgu ve tonlama işin neresinde?
Buraya kadar daha çok sesler üzerinde durduk. Ancak söyleyiş yalnızca ses değişimlerinden oluşmaz.
Şu cümleye bakalım:
Ben sana bunu söylemedim.
“Ben” sözcüğünü vurgularsanız başka;
“sana” sözcüğünü vurgularsanız başka;
“bunu” sözcüğünü vurgularsanız başka bir anlam öne çıkar.
Harfler değişmedi.
Sözcükler değişmedi.
Cümle değişmedi.
Ama söyleyiş değiştiği için anlamın odağı değişti.
İşte diksiyonun yalnızca “sözcükleri doğru telaffuz etmek” olmadığını gösteren en iyi örneklerden biri budur.
Öyleyse Türkçe yazıldığı gibi okunur mu?
Başlangıçtaki soruya artık daha doğru bir yanıt verebiliriz.
Türkçede harf ile ses arasındaki ilişki oldukça düzenlidir. Bu nedenle yazılı bir sözcüğün ses yapısını İngilizce gibi bazı dillere kıyasla çok daha kolay tahmin edebiliriz.
Ancak bundan:
“Türkçe nasıl yazılıyorsa tam olarak öyle söylenir.”
sonucu çıkmaz.
Çünkü konuşma sırasında;
Ünlüler daralabilir,
Seslerin süreleri değişebilir,
Bazı sesler çevresindeki sesleri etkileyebilir,
“ğ” bulunduğu yere göre farklı fonetik etkiler oluşturabilir,
Sesler birbirine ulanabilir,
Bazı yapılarda ses düşmeleri ortaya çıkabilir,
Vurgu ve tonlama anlamı değiştirebilir.
Üstelik bunların her bölümü yazıya geçirilmez.
Bu nedenle daha doğru cümle şudur:
Türkçenin yazı sistemiyle ses sistemi arasında güçlü bir ilişki vardır; ancak Türkçe her sözcüğün harf harf yazıldığı biçimde seslendirildiği bir dil değildir.
Türkçe, yazıldığı gibi söylenmez.
Diksiyon eğitimi burada neden önem kazanıyor?
Diksiyon eğitiminin amacı insana harfleri öğretmek değildir.
Zaten okuma bilen biri o harfleri tanır.
Asıl mesele, yazılı dili doğal, anlaşılır ve ölçünlü konuşmaya dönüştürebilmektir.
Bir sözcüğün nasıl yazıldığını bilmek başka; onu oluşturan seslerin niteliğini bilmek başka; hangi sesin daralacağını, hangisinin süresinin değişeceğini, nerede ulama yapılacağını, hangi sözcüğün vurgulanacağını bilmek başka bir beceridir.
Bu nedenle Ankara Diksiyon'da bir sözcüğe yalnızca:
“Nasıl yazılıyor?”
diye bakmıyoruz.
Şunu da soruyoruz:
“Bu sözcük nasıl seslendiriliyor ve neden böyle seslendiriliyor?”
Çünkü diksiyon açısından gerçek öğrenme, kuralı ezberlemekle değil, o kuralın Türkçenin ses yapısında neden ortaya çıktığını anlamakla başlıyor.
Yararlanılan Kaynaklar
Türk Dil Kurumu – Güncel Türkçe Sözlük, Yazım Kılavuzu ve Sesler ve Ses Uyumları İclal Ergenç – Konuşma Dili ve Türkçenin Söyleyiş Sözlüğü
Şener Mete – Konuşturan Sözlük / TRT Telaffuz Sözlüğü
Tolga BARE – Diksiyon Hakkında Her Şey
RTÜK - Serhat Demirel – Türkçe Telaffuz Sözlüğü,
Doğan Aksan – Her Yönüyle Dil




Yorumlar